enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhphatayantakyaiskenderunasidersamandağ
PİYASALAR
DOLAR
17,9637
EURO
18,3325
ALTIN
1.027,93
BIST
2.870,67

İNSAN VE HAKLARI : İNSAN HAKLARI

19.04.2022 22:15
0
A+
A-

Günlük yaşantımız içinde hangi birimiz dönüp kendimize hakkım/haklarım nedir diye sorduk? Kendi ruh ve bedenimiz üzerindeki haklarımız, aile içindeki haklarımız, komşularla ilişkilerimizdeki haklarımız, apartmandaki Haklarımız, mahalledeki haklarımız, işyerindeki haklarımız, trafikteki haklarımız, yaşadığımız toplum içindeki haklarımız, seyahate dair haklarımız, mülkiyet üzerindeki haklarımız, devlete karşı haklarımız, tabiat karşısındaki haklarımız, tüm evren içindeki haklarımız nelerdir ve bunları belirleyen kim ya da kimlerdir?

Doğal hakların doğuştan gelen ve başkalarına devredilemez haklar olduğu, medeni hakların ise doğal haklardan neşet ettiği ve sınırsız sayıda olduğu (insanın toplumsallaşmasından doğan haklar), günün koşullarına uygun olarak şekil ve nitelik değiştirdikleri tartışmasızdır. Tartışmasız olan bir diğer olgu her bir hak üzerinde ciltler dolusu kitap yazıldığı, akademik çalışma yapıldığıdır. Bu yüzden bu hakları tek tek ele almak bu yazının konusu olmayacak. Bu yazının konusu “İnsan Hakları” müessesesinin burjuva /kapital hukuku tarafından nasıl şekillendirildiği, nasıl anlaşıldığı/anlatıldığı ve bu hukukun kime hizmet ettiği üzerine olacaktır. Fakat, tarihsel süreçte hakları dağıtanların kimler olduğu konusunda bir cümle kurmak, konunun anlaşılması bakımından elzemdir. Haklar hiçbir zaman yönetilen kesim tarafından belirlenmemiştir. Bu nedenle “tarihi egemenler yazar” söylemi doğrudur. Bir zamanlar, kâhinler ve birtakım kurnaz adamlar, Tanrının yeryüzündeki temsilcileri olduklarını ileri sürerek, toplumları hurafelerle yönetiyorlardı, elbette tüm zenginlikleri ve dünya nimetlerini de. Daha sonra ortaya fatihler çıktı ve zor kullanarak toplumları egemenlikleri altına aldılar, tabi tüm zenginlikleri de. Bir de toplumun ortak çıkarlarını ve insanın ortak haklarını savunduğunu söyleyen, ama tersini yapan siyasi hınzırlar esasen yeni bir sömürü sistemi icat etmişlerdir. Kâhinlerin tılsımlı sözleri ile fatihlerin zorbalığını mezcederek elde ettikleri karma sistemin adıdır burjuva egemenliği. Tamamen profesyonelce yapılan, demokrasi-insan hakları-hümanizm ve insanın hoşuna giden daha birçok ağdalı sözcükle yapılan kandırmacalarla toplumları egemenlikleri altına alıyorlar ve tabi ki dünya zenginliklerini de. İşte bu yazıda burjuvalar/kapitalistler bakımından hayati önem taşıyan üç kavram demokrasi, ulusal bağımsızlık ve ekonomik büyümenin İnsan Hakları Hukuku ile nasıl ilişkilendirildiği, teorik olarak nasıl ağdalı sözlerle dile getirildiği, pratik hayatta ise doğayı ve insanı             nasıl bir enkaza çevirdiği anlatılmaya çalışılacaktır. Özelde ülkemiz ve geri bıraktırılmış ülkelerde bu üç kavrama “inançları” ekleme gerekliliği nazardan uzak tutulmayacaktır. “Ekonomik büyüme” kavramının diğer kavramları sırtında taşıdığı gerçeği ile başlamakta fayda vardır. Ne yazık ki “ekonomik büyüme” kavramı son derece kaygan bir zeminde yol almaktadır, bu nedenle çok uzun yıllar önce bilinen “demokrasi”, “ulusal bağımsızlık”, “hukuk” kavramlarının güçlü bir taşıyıcısı olamamakta, yazılı tarih boyunca sırtından düşürüp durduğu bu kavramları yerden toplamakla zamanını geçirmektedir. Demokrasideki “İnsanlar, Tanrının çocukları olarak eşit yaratılmışlardır” ile “seçimle oluşmuş meclis tarafından yönetilmenin meşruiyeti” hikayelerinin gerçeğe dönüşmelerini bekleyen geniş halk kitleleri için efsaneden öteye gidememişlerdir. Bir ayağımız uzayda olmasına rağmen eşitliği bir türlü tesis edemediğimiz, meclise gönderdiğimiz temsilcilerin, meclis merdivenlerini tırmanmaya başladıkları anda yoksul halkı unuttukları görülmektedir. Ulusların bağımsızlığı onlarca defa onlarca belge ile deklare edilmiş ve fakat bu belgeler birçok ulusun prangası haline dönüştürülmüştür. Evrensel hukuk normlarının havada uçuştuğu, insan haklarının uluslar üstü ve ulusal normlarla teminat altına alındığı çok sayıda hukuki belgeye raptedilmiş, ancak bu belgeler pratikte insanı sömürme aracına dönüşmekten başka bir işe yaramamıştır. Sebep: Demokrasi, ulusal bağımsızlık, hukuk kavramlarını sırtında taşıyan “ekonomik büyüme”. Asıl soru ise “niçin ve kim için ekonomik büyüme?”

Eğer hayattaki amacımız birbirimizin üzerine basarak “yükselmek” değil de doğayı ve kendimizi tanımak ise, o halde salt aklı devreye sokmak gerekli ve yeterli olacaktır. Bir an için ilkel bir kabilenin ferdi olduğumuzu farz edelim. Tüm kabile üyeleri birlikte avlanmış, ihtiyacı olanını doğadan toplamıştır. Eldeki emtiayı paylaşırken ihtiyaca göre ve kendine yetecek kadarını tüketmiştir. Kabile üyeleri ihtiyaçların neler olduğunu zaman içerisinde deneyimlemiş ve fazlasını doğadan devşirmemeyi alışkanlık haline getirmiş hem doğayı hem de kendini tahrip etmekten kaçınmıştır. Bu kabileler “ekonomik büyüme” kavramına yabancıdırlar. İnsan ırkı milyonlarca yıl bu şekilde yaşamıştır. Günümüzde hâlâ varlığını sürdüren Orta Afrika Mbuti Pigmeleri, Güney Afrika San Buşmanları, Doğu Afrika Hazdaları, Taylan Andaman Adası yerlileri, Kuzey Afrika Dogonları, Avusturalya Aborjinleri ve uzayıp giden birçok “ilkel” kabile, ekonomik büyüme kaygısı taşımadan yaşamaktadır. Bu kabileler üzerinde inceleme yapan uzmanlar kabile fertlerinin “modern insan” bedeninden çok daha sağlam olduğunu, günün dört-beş saatini çalışmaya ayırdıklarını, artan zamanı dans etmeye ve çocukların eğitimine ayırdıklarını, bolca güldüklerini, hayvan evcilleştirmediklerini, doğaya ve tüm canlılara akraba muamelesi yaptıklarını, el becerilerinin muazzam gelişmiş olduğunu, çok uzak görüş mesafesine sahip olduklarını, her türlü otoriteye alaycı yaklaştıklarını, kabile üyeleri arasında eşitliğin çok gelişmiş olduğunu, bencillik ve cimrilikten nefret ettiklerini ve “modern insanın” çoktan yitirdiği bir çok insani özelliği koruduklarını tespit etmişlerdir. Görüldüğü üzere bu kabileler arasında “insan hakları” ne bir yazılı belgeye bağlanmış ne zikredilmiş ne de kabilenin imgelem envanterinde yer almıştır. Yalın bir hayatın yaşandığı, eşitliğin azami ölçüde yaşamda cisimleştirildiği, tahakkümün alay konusu edildiği, özgürlüğün doğaya uygun yaşandığı, ticaretin olmadığı, kâr ve artık değer oluşturma hırsının mevcut olmadığı, kasa defterlerinin, bilançoların, paranın, bankaların, borsanın ve daha birçok zararlı şeyin olmadığı bir yaşam tarzında “ekonomik büyüme” ve onu perdeleyen “demokrasi” “insan hakları” “yazılı hukuk” gibi kavramlara yer verilmediği görülmüştür.

Bilinen yazılı tarih ve arkeoloji çalışmaları, Sümerler’de başlayıp yayılan yerleşik hayata geçip toprağı işleme faaliyeti, insanlar arasındaki eşitliğin bozulmasına neden olmuştur. Toprağın çitlerle bölünmeye, “bu benimdir” kavramının gelişmeye, yalın hayatın yavaş yavaş terk edilmeye başlandığı bilimsel olarak tespit edilmiştir. Bu dönemde kadın-erkek eşitliğinin erkek lehine bozulmaya başladığı, kurban kesme ritüelinin ortaya çıktığı, işbölümünün keskinleşmeye başladığı, ihtiyaçtan fazlasını üretme düşüncesinin geliştiği, tüketim fazlası ekini tapınaklarda muhafaza eden aracı büyücü/rahip sınıfının imtiyazlı zümre haline geldiği, hayvanların evcilleştirilmeye başlandığı, tarım arazilerinin küçük bir sınıfın elinde toplanmaya başlandığı, insanın yavaş yavaş köleleşmeye ve bir başkasına tâbi olmaya başladığı tespit edilmiştir. Bugün modern sömürgeci kapitalist, nasıl ki “insan hakları” ninnisi ile emekçiden artık değer aşırıyorsa, binlerce yıl önce rahipler sınıfı “dinsel” ninnilerle aynı şeyi yapıyordu. Aradaki tek fark o dönemde bu sömürü kaba saba yöntemle yapılıyor iken, bugün haddeden geçirilmiş incelikte yapılıyor olmasıdır. Ve, toprağı işlemek için ‘adam’ın var edildiğini, kadının adamın kaburga kemiğinden yapıldığını, iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemelerinin yasaklandığını, yılanın kadını, kadının da adamı “kandırarak” yasaklı ağaçtan yemesini sağladığını, yasaklı ağaçtan yemeleri üzerine gözlerinin açıldığını, adamın iyiyi ve kötüyü bilmekte Rab Allah gibi olduğunu, elini uzatıp hayat ağacından alıp yemesin ve ebediyen yaşamasın diye adamın Aden bahçesinden kovulduğunu, cezaların en ağırının kadının gözünü açan yılana(gözaçık), daha az ağır olanını adamı ayıktıran kadına ve en hafifini itaatkar/ebleh adama verdiğini(Tevrat/Tekvin 1.Kitap 2. ve 3.Bap)anlatan cennetten kovulma hikayesi, mistik güçlerle korkutarak ruhban sınıfın, kısmi itiraf içeren, emek sömürü biçimi semavi dinlerin bilinen ilk kitabında yer almaktadır. Bu sömürü biçimini takip eden “zor kullanarak” egemen olma döneminde, hem ruhban sınıfın hem de burjuvazinin iki yüzlülüğüne yer yoktur, saltanat adı verilen bu dönemin  özünde “güçlü olan kazanır” kuralı işler. Bu, tipik bir klasik sömürge anlayışıdır ve modern sömürgecilerin ara sıra başvurdukları geçer akçedir. Hâlâ süren, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali buna örnektir. “Modern dünya”nın gözü önünde bombalar altında binlerce insan can verirken, insan hakları şövalyeleri perde arkasında dolar hesabı yapmaktadır. İşte kapitalizm ve iki yüzlülüğü.

YAZI ARASI REKLAM ALANI

Kapitalist sistemi elinde tutan burjuvazinin embriyo hali de erişkin halindeki kadar sinsidir. Rönesans ve Reform hareketlerinin aydınlanma düşüncesi üzerine yaptığı etki, üretim araçlarındaki gelişme ve değişme yeni bir tüccar sınıfın türemesine ve 1789 Fransız Devriminin patlak vermesine neden olmuştur. Bu devrim Fransa’nın Kilise ağırlıklı mutlakiyetçi rejimini altüst ederek ortaçağ kalıntılarını temizlemiş ve yeni bir hakim sınıfın doğmasına neden olmuştur. Tüm devrimlerde olduğu gibi Fransız Devriminin de gerçek kahramanları aslında Fransız halkı, yani emekçi sınıfın kendisidir. Fakat ekonomik olarak serpilmekte olan burjuvazinin sinsice öne çıkmasıyla, emekçi sınıfın hakları her zamanki gibi arka plana itilmiştir. İşte burjuvazi, deveyi gütme hakkını kendinde mahfuz tutarak, heybedeki demokrasi, ulusal bağımsızlık, hukuk kavramlarını emekçi sınıfa kurtuluş reçetesi olarak sunmuştur. Fransız İnsan Ve Yurttaş Hakları Bildirisi böyle ortaya çıkmıştır.1215 Magna Carta ile Amerika’da yayınlanan Bağımsızlık Bildirisindeki özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramları bir insan hakları bildirisi saymaz isek, Fransız Ulusal Meclisi tarafından ilan edilen 26.08.1789 Fransız İnsan Ve Yurttaş Hakları Bildirisi ilk insan hakları bildirisi olarak kabul edilebilir. Bu bildirinin ortaya çıkmasına neden olan unsurlardan biri Saray’ın aşırı şatafatı ile birleşmiş despotizmidir. Saray’da bulunan 16.Louis ile “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözü tarihin kara sayfasına yazılan eşi Marie Antoinette’nin kibir ve şatafatı halkı bunaltmıştı. Saray dışında üç ayrı meclis rahipler meclisi, aristokratlar meclisi ve halk meclisi arasındaki çekişmeler ile diğer meclislere kabul edilmediği için kendisini halk meclisine bir şekilde kabul ettiren burjuvazinin uzun tarihçesine girmeden, sadece Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi taslağının, kendisi bir aristokrat olan Marquis de Lafayette tarafından hazırlandığını belirtmekte yarar vardır. Tepeden gelen bu bildirinin birinci maddesi “insanlar hakları bakımından eşit ve hür olarak doğarlar ve daima öyle yaşarlar” hükmünü içerir. Ne kadar duygusal(!). “Bu benimdir” denmeye başlandığı günden bu yana,insan hiçbir zaman eşit haklara sahip olmadı. Süslü sözlerle geniş kitleler sadece kandırıldı. Yeri geldi dinsel hikayelerle terbiye edildi, yeri geldi zor kullanılarak boyun eğdirildi, yeri geldi şimdiki gibi tiyatral oyunlarla ikna edildi insan, ama asla eşit kılınamadı ve  kılınmak istenmedi. Çünkü,özel mülkiyetin temelinde eşitsizlik vardır. İnsan Hakları Bildirgeleriyle atılan eşitlik/özgürlük çığlıkları, burjuvazinin sömürü çılgınlığını perdelemekten başka bir şey değildir.Hiç bir şekilde üretime katılmayan para spekülatörlerinin kazançları ile gecesini gündüzüne katan emekçinin kazancı arasında uçurum var iken insanlar arasındaki eşitlikten bahsetmek sadece usta oyuncuların dillendirebilecekleri söylemleridir. Ve işte geniş halk kitlelerini ikna/inandırma/manipüle etmek amacıyla birçok araç kullanıldığı artık herkesin malumudur.Karl Marx “din halkın afyonudur” demekte ne kadar haklı idiyse “medya halkın afyonudur” demek bir o kadar haklı ve doğrudur. Kulisteki tüm malzemeler burjuvalara aittir.Onlar, sahneye en uygun olanını ferasetle kullanmayı becerenlerdir. Uyuşuk uyuşuk bakan seyirci ile onu hipnotize eden oyuncunun eşit olduğunu kabul etmek saflıktır. Aynı bildirgenin 2.maddesi “insanın doğal ve zamanaşımına uğramayan hakları olan özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme hakkı” olduğunu söylüyor. Ne kadar sahtekarca.Paranın tanrısallaştırıldığı bu düzende, sefalet içinde yaşayan milyonların ne kadar özgürlüğü ve güvenliği olabilir? Mülksüzleştirilen geniş kitlelere mülkiyet hakkını bahşetmenin somut bir karşılığı olabilir mi?  Baskıya karşı direnme hakkı mı dediniz(!)? Somut hayatta bir karşılığı olmayan sahte bir sözcükten ibaret.Tıpkı emperyalist güç haline gelmiş devlet yöneticilerinin “demokrasi götürüyoruz” diyerek çoluk çocuk masum birçok insanın canına mal olan, sömürü araçlarını konuşlandırdıkları üçüncü dünya ülkelerine yutturdukları yalanlar gibi. Suudi Arabistan, Türkiye gibi ikna yoluyla sömürülenler ile sömürüye karşı çıktığında yerle bir edilen Panama, Venezüella, Kolombiya, Irak, Libya, Suriye, Ukrayna gibi. Gözlerimizin önünde cereyan eden savaşların sebebi burjuvazinin doymak bilmez aç gözlülüğü, özel mülkiyet üzerine inşa ettiği kapitalist sistemdir. Rusya’nın Urayna’ya saldırmasının temel nedeni de burjuvazinin açgözlülüğü ve bölüşememe anlayışından doğmaktadır, tıpkı ABD’nin yaptığı gibi. İnsan Hakları Bildirgeleriyle bağımsız oldukları kabul edilen ülkelerin gerçekte bağımsız olmadıkları, güçlü olanın fütursuzca güçsüze saldırıp işgal edebildiği gözler önüne serilmiştir. Üstelik sorsanız bu güçlü ülkeler uluslararası insan hakları sözleşmelerinin baş mümzileri olduklarını övünerek söylerler. Bu iki yüzlü siyaset maalesef dünyanın en ücra köşelerinde yer alan köylere kadar sirayet etmiş, yalan kültürünün önü açılmış, altın çağın tüm izleri silinmiştir. Yaşadığımız çılgınlık ferdi bir mesele olmaktan çıkmış tüm dünya insanlarını ilgilendiren evrensel bir sorun haline gelmiştir. Bir kesim açlık ile sınanırken bir avuç insan aşırı zenginlik içinde yüzmektedir. İşin ironik yanı her iki kesimin de mutsuz olmasıdır. Fakir çok çalışıp dünya nimetlerinden yeterince faydalanamamaktan mustarip iken, zengin aşırı tüketim sebebiyle obez olmaktan mustarip. İnsanlığın bu hali tipik bir cüz’i irade göstergesidir. Toplumsal bir varlık olan insanın mutluluğu bir başkasının mutluluğu ile kaimdir. Akıl edip düşünmek yeter. Gerek makro gerekse mikro evrende hızlı ve güvenli yol almanın sırrı birlikte hareket etmekten geçer. İnsanlar birbirlerinin üzerine basarak yükselebilecekleri yanılgısını idrak edene kadar, hem ekolojik hem de metabolik dengede ciddi kaymalar yaşanacaktır. Hakiki inançlıların sezgi ile kavradığı “cüz’i iradeye, külli iradenin ilmine yaklaşana kadar ilim verilecektir” hükmü ancak ve ancak ortaklaşarak kurulacak yaşam düzeni ile mümkün olabilir. Bu kültürün inşası için bir an önce işe başlanırsa belki de bir umut ışığı doğar, aksi halde insan ırkı kendisiyle birlikte yaşadığı doğayı da imha edecektir. Bu kültürü inşa etmenin ilk adımı “ekonomik büyüme” “halklara demokrasi götürme” “herkes hukuk önünde eşittir” gibi yalanları terk ederek, insanın salt insan olması hasebiyle ve insanın en yüksek menfaatinin ancak diğer insanın en yüksek menfaati ile mümkün olabileceği bilincini yeşertmekle başlamalıdır.

 Bugün anlaşılmayan şey, asıl meselenin yöneticinin despotizmini ya da iki yüzlülüğünü değiştirmek değil, düzenin sömürücü ilkelerini değiştirmek olduğu gerçeğini kavramaktır. Düzenin sömürücü ilkeleri on yıllar önce bir topluma nüfuz etmişse, yöneticinin kişiliğinde ifadesini bulan despot ya da yumuşak başlı olmanın bir önemi yoktur. Farklı yöneticilerin farklı dönemlerde, hatta aynı yöneticinin farklı dönemlerde despot ya da yumuşak başlı tavırlar sergilemesi, sömürünün mahiyetini değiştirmez. Mevcut düzen insan soyunu tehlikeye sokmuştur. Tek kurtuluş ortaklaşa yaşam tarzını benimsemekten geçer. Bu bilince erişmenin gereklerini yerine getirmek zaruridir. Tahrif ve tebdilden ari yüksek iradeye uygun düşen yaşam tarzı da budur. İnsanların uzun yazıları okumadığı ve her şey hakkında “bilgi” sahibi olduğu bu dönemde yazının uzamaması için burada noktalıyorum.

REKLAM ALANI
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.